Bu Blogda Ara

karantina etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karantina etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2020 Cuma

VİRÜSLE Mİ MÜCADELE EDELİM, SİZİN SAÇMALIKLARINIZLA MI?

VİRÜSLE Mİ MÜCADELE EDELİM, SİZİN SAÇMALIKLARINIZLA MI?

Virüs tüm dünyayı sarmış, bütün ülkeler alarmda. 

Birçok devlet, devlet olmanın gereğiyle hareket ederek vatandaşının ihtiyaçlarını karşılamanın derdinde. Birçok ülkede vergiler erteleniyor, kiralar erteleniyor, faturalar erteleniyor. Birçok ülkede devlet yöneticileri vatandaşının bu süreç içerisinde rahat etmesi için çalışıyor. "Siz sağlığınıza dikkat edin, para işini biz hallederiz." diyorlar. Birçok ülkede vatandaşlar devletlerine güveniyorlar. 

Peki, bizim başımızdakiler? Kanal İstanbul dedikleri şey için dün (26 Mart 2020) ihale düzenlediler ve iki köprüyü taşımak için milyarlarca TL'yi ödeme planı yaptılar. 

Böyle devlet mi yönetilir? Bu nedir yahu? Biz bunu hak ediyor muyuz? 

Virüsle mi mücadele edelim, sizin saçmalıklarınızla mı?

Devletler (dikkat edin, devletler diyorum, insanlar veya devlet yöneticileri demiyorum) ne kadar ateist ise o kadar güçlüdür. 

Yani devlet güçlü olmak istiyorsa -ki her daim güçlü olmak devlet olmanın gereklerindendir- laik olmak zorundadır. 

Her neyse... Askeri konulara makûl miktarlarda yatırım yapılması gerekir. Asıl yatırım ise bilime; başta da tıp, biyoloji, sağlık ve coğrafyaya (jeoloji) yapılması gerekir. Bu da eğitim-öğretime yapılacak yatırımlarla doğru orantılıdır.

Şu anda bir sürü insan salgın dolayısıyla ücretsiz izne çıkarılmışken imamların şu anda hiçbir iş yapmayıp maaş almaları bir çelişki değil midir? Bunu onların gözüyle, haram-helâl ilişkisi içinde irdelersek, aldıkları maaş haram değil midir? Zaten bence dinî işlere hiç yatırım yapılmaması gerekir. Din gönül işidir. İnanç işidir. Din adamları zaten maaş almamalıdır.

Bu arada; salgınla ilgili alınan tedbirlerden toplu konut kredilerinde indirim, uçak biletlerinde indirim, cezaevlerindekileri dışarı salma gibi tedbirleri (?) anlayamadık. Anlayabilen varsa beri gelsin.

Şu an için (bu yazıyı yazdığım 27 Mart 2020 itibarıyla) sokağa çıkma yasağı yok. İlan edebilirler mi edemezler mi bilemiyorum. İlan ederlerse vatandaşın maddi ihtiyaçlarını karşılamak zorundalar. Bunu yapamazlar çünkü bununla ilgili ödenekleri bir güzel yediler. Hal böyle olunca "Herkes kendi OHAL'ini ilan etsin!" diyorlar. Ben devlet miyim? Ben vatandaşım. Ben askerlik yapıyorsam, vergi ödüyorsam, sen benim için sosyal devlet olmanın gereğini yerine getirmek zorundasın. Devlet, sosyal devlet olduğu sürece devlettir. Nedir sosyal devlet? Vatandaşın sağlık, eğitim, güvenlik ihtiyaçlarını ücretsiz karşılayan ve olağanüstü durumlarda vatandaşına somut yardımlarda bulunan devlettir.

18 TL'lik sigara vergisiz 1,9 TL. 12 TL'lik bira vergisiz 2,4 TL. 100 TL'lik mazot vergisiz 46 TL. 100 TL'lik benzin vergisiz 45 TL. 2.000 TL'lik maaştan kesilen vergi 700 TL. Bu kadar vergiyi "Başınızın çaresine bakın!" demeniz için mi veriyoruz? Bu arada lütfetmişler, birkaç ay elektiriğe zam yapmayacaklarmış. Allah razı olsun derdim de diyemiyorum, çünkü Tengri'ye inanıyorum.

Buradan da anlaşılıyor ki koronavirüsün yayılma oranıyla toplumun ciddiyet ve disiplini ters orantılıdır. Ciddiyet ve disiplin IQ ile doğru orantılıdır.


25 Mart 2020 Çarşamba

VİRÜS, DİN VE DEVRİM

VİRÜS, DİN VE DEVRİM

2019 yılının sonlarına geldiğimizde en büyük dinlerden olan Budizm dininin merkezinde koronavirüs patladı. 

2020 yılının ilk aylarında ise hastalık tüm dünyaya yayıldı ve tüm dünya kriz ve panik halinde. 

Şiilerin kutsal şehri olan İran'ın Kum şehrinde koronavirüs patladı. Kabe'den gelen Müslümanlara koronavirüsten dolayı herkes hortlak muamelesi yapıyor. 

Katolik Hıristiyanlığın merkezi İtalya koronavirüsten dolayı tamamen bitmiş durumda. Protestan Hıristiyanlığın merkezi diyebileceğimiz Almanya ve İngiltere resmen alarm durumunda. Ortadoks Hıristiyanlığın merkezi konumunda olan İstanbul'da da durum hiç içaçıcı değil.

Museviliğin merkezi İsrail'de de durum çevresindeki ülkelere göre kötü durumda. Haberlerde pek çıkmasa da bunu bilin.

Dünyanın en büyük dinlerinden Hinduizmin en yoğun olduğu Hindistan'da koronavirüse ek olarak kuş gribi salgını da başladı. 

Her türlü dini inancın karışık olduğu Amerika'da tam bir kaos havası var.

Dini inançlarla pek işi olmayan Kore, Norveç, İsveç, İzlanda, Finlandiya gibi ülkelerde durum diğerleri kadar kötü değil. 

Dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse ibadethaneye gitmiyor. Dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse din adamlarından medet ummuyor. 

Dinlisi, dinsizi vesairesi şu anda gözlerini dört açmış ve bilim insanlarından gelecek haberleri bekliyor. 

Dinlisi, dinsizi vesairesi şu anda tıp başta olmak üzere bilime güveniyor. 

Virüsün mutasyon geçirdiğini, bu şekilde daha tehlikeli bir hal aldığını evrim karşıtları bile konuşur oldu. Mutasyonun evrimin temel mekanizması olduğunu, yani evrimin bir gerçek olduğunu öyle veya böyle kabul etmek zorunda kaldılar. Evrimi reddettiklerini söylemeye devam etseler bile hiç fark etmez, mutasyon gerçeğini kabul etmişlerse evrimi de kabul etmişler demektir.

Devlet yöneticileri, özellikle de sağ politika geleneğinden gelen devlet yöneticileri, devlet olmanın gereğinin ne olduğunu anlamaya başladılar. Dolayısıyla sosyal devlet kavramının ne kadar önemli olduğu özellikle anlaşılmış oldu. 

Minicik bir virüs bence dünya devrim tarihine damgasını vurdu. Dünyadaki gelmiş geçmiş en büyük devrimci, koronavirüstür. 

Yazın bir kenara; 2020 yılı tüm dini inançların ölmeye başladığı ve sosyalist geleneğin devlet yönetimlerinde söz sahibi olmaya başlayacağı yıldır.


24 Mart 2020 Salı

UZAKTAN EĞİTİM

UZAKTAN EĞİTİM

Bildiğiniz üzere, koronavirüs salgını ciddi anlamda bir sorun haline gelince ülkemizdeki okullara ara verildi.

Bu süreçte ilkokul, ortaokul ve lise öğrencisi olan çocuklarımız EBA ve televizyon kanalları aracılığıyla günün belli saatlerinde evlerinde ders görecekler.

Bu çalışmanın planını ve programını Milli Eğitim Bakanlığı yaptı ve duyurdu.

Ne ilginçtir ki bu yayın esnasında Adnan Menderes'in idamının animasyonu çocuklara "ders esnasında" izletildi.


Video:

Ders aralarındaki ilahili teneffüs aralarından bahsetmeme bilmem gerek var mı?

Bu nasıl bir zihniyettir ki koronavirüs salgını gibi tüm dünyada milyarlarca insanı olumsuz etkileyen olağanüstü bir durumda bile kendi siyasi propagandalarını hem de çocuklar üzerinden yapmakta bir sakınca görmüyorlar.

Milli Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk bu olayın hemen ardından, "Bir haftada üç yeni kanal kurup içeriklerini hazırlamak için ben ve ekibim büyük bir gayretle çalıştık. Dersleri merkez alarak yüzlerce çekimin tamamını kontrol ettik. Bu yoğun süreçte, üzülerek ifade ediyorum ki, görev dağılımında kendilerine güvenerek denetleme ihtiyacı duymadığım ekibin hazırladığı etkinlik saati görüntülerini ben de onaylamıyorum ve çocuklara uygun olmadığını düşünüyorum. Nasıl ki okullarımızdaki içeriklere hassasiyet gösteriyorsak, yayınlara da göstereceğiz. Hepimiz için yeni ve zorlu bir süreç. Bu konuda sizlerin de anlayışınızı rica ederim. Gözden kaçırdığım birkaç dakikalık bir görüntünün üzerine titrediğim sisteme verdiği zararı konuşuyor olmanın ne kadar rahatsız edici olduğunu anlatamam." şeklinde bir açıklamada bulundu.

Gerçi bir Milli Eğitim Bakanımızın geçtiğimiz yılki seçim sürecinde Milli Eğitim Bakanlığı sitesinden kendi belediye başkan adaylarına oy istediklerini de unutmuş değiliz. Yani eğitim politikalarının belediyelerle veya belediye seçimleriyle ne ilgisi varsa, Milli Eğitim Bakanlığı sitesi üzerinden resmen siyasi propaganda yapmışlardı.

Buna şaşırmamıştım. Çünkü Milli Eğitim Bakanı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım'ın vaatlerini paylaşıp duruyordu:



İstanbul'a belediye başkanlığı yapacak kişinin kim olduğunun veya adayların seçilmeleri durumunda İstanbul için ne yapıp ne yapmayacaklarının eğitim sistemimizle ne ilgisi olabilirdi?

Ama oldu işte. Milli Eğitim Bakanı, eğitim sistemine siyaset sokmuştu.

2019'daki belediye seçimleri öncesinde Milli Eğitim Bakanlığı resmi sitesinde İstanbul'a belediye başkan adayı olan Binali Yıldırım'ın siyasi propagandasının ekran resimleri:



Şimdi de EBA'da ekran başında ders gören minicik çocukların üzerinden kendi siyasi propagandalarını yapıverdiler. Koronavirüs salgınını bile fırsat bilip küçücük çocuklara siyasi propaganda yaptılar.

"Milli Eğitim Bakanı derhal istifa etsin!" diyemem. 

Demem. 

Çünkü bu memlekette istifa kültürü yoktur. Bahaneler vardır.

21 Mart 2020 Cumartesi

SALGIN VE CİDDİYET

SALGIN VE CİDDİYET 

Bugün gazetede bir haber okudum. "Dünyaya yayılan salgının Almanya'yı teğet geçmesini, dünya mucize olarak adlandırıyor." diyordu haberde. 

Mucize falan değil. Devlet ciddiyeti ve toplumsal disiplinle ilgili bir durum. 

Çin'de hastalık geriledi. Neden? Çünkü devlet ciddiyeti ve toplumsal disiplin en üst düzeyde. 

Almanya'da da aynı durum söz konusu, yani kesinlikle lakayt değiller. 

Fransa, İspanya ve İtalya gibi Latin ülkeleri ters köşeye yattı. Neden? Çünkü bunların da dâhil olduğu Akdeniz ülkelerinde bir rahatlık, lakaytlık ve gevşeklik durumu her alanda var. 

Bunlar genelde iş işten geçene dek hiçbir şeyi ciddiye almazlar. Faturalarını bile son güne bırakan lakayt toplumlardır. 

Bizde de böyle. Dua ederek salgınla mücadele etmeyi ciddi ciddi düşünen herifler var ve bunlar öyle sıradan halk değil, akademisyenlikten gelme politikacı adamlar. 

Umreciler var (bu aralar çok fena taktım onlara), bunlar Arabistan'a gidip gelene kadar Türkiye'de vaka yoktu. Bunlar yurda döner dönmez salgında resmen bir patlama yaşandı. Bütün ülkeyi şu anda tehdit ediyorlar. Camiye gitmek istiyorlar, toplu alanlarda bulunmakta sakınca görmüyorlar, "Abdest alan adama virüs dokunmaz." bile diyebiliyorlar. Şaka değil, gerçek. 

Yani çok ciddi anlamda bir lakaytlık söz konusu bizde ve bizim gibi "sıcakkanlı" olarak tanımlanan milletlerde. 

Ama Almanya'da ölüm sayısı vaka sayısına oranla çok az. Çin bu hastalığı neredeyse yendi. 

Aşağıdaki bağlantıda koronavirüsün nerelerde yayıldığına dair istatistik bilgilerinin yer aldığı ve çevirimiçi olarak sürekli güncellenen bir harita var. Bu haritayı bir inceleyin. 


Mesela; bu yazıyı yazdığım 21 Mart 2020 tarihi itibarıyla; 
  • Almanya'da doğrulanmış vaka 19.000 küsür, ölüm sayısı ise 68 olarak girilmiş. 
  • Finlandiya'da doğrulanmış vaka sayısı 450, ölüm sayısı sıfır olarak girilmiş. 
  • Danimarka'da doğrulanmış vaka sayısı1.300 küsür, ölüm sayısı 9 olarak girilmiş. 
Yukarıda üç örnek sundum, yeterli olduğunu düşünüyorum. Sürekli güncellenen haritayı yukarıdaki bağlantıdan inceleyebilirsiniz. 

Bu gibi ülkeler devlet ciddiyeti olan toplumların yaşadığı ülkelerdir. Bizim gibi toplumlar onları genelde "soğuk insanlar" olarak nitelendirirler. Ama o ülkelerde bir devlet ciddiyeti vardır. Toplumsal disiplin vardır. Toplumsal sorumluluk duygusunun en üst düzeyde olduğu ülkelerdir. 

Bizim gibi "sıcakkanlı" olmakla her zaman övünen ülkelerde ise "Bize bir şey olmaz!" zihniyeti hâkimdir. Katı ve bağnaz bir din anlayışı vardır. Her şeyin dua ile çözülebileceğine, kaderde ölüm varsa ölüme her ortamda yakalanabileceğine inanan milyonlarca insan vardır. Dolayısıyla tedbir almayı sevmezler, tedbir alanla da dalga geçerler. 

Her şey ortada. Bizim basının "mucize" olarak nitelendirdiği şey gerçekte "devlet ciddiyeti ve toplumsal disiplin"dir. Ama bizim gibi lakayt ve ciddiyetsiz toplumlarda devlet ciddiyeti ve toplumsal disiplin beklemek mucize beklemek gibi bir şeydir.


19 Mart 2020 Perşembe

KORONAVİRÜSÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

KORONAVİRÜSÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Bu yazıyı yazdığım 19 Mart 2020 tarihi itibarıyla ülkemizde vaka sayısı 200'e yaklaşmış, resmi açıklamalara göre ölüm sayısı 2'yi bulmuş. Ancak biraz önce gazeteden baktığımda, geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden emekli orgenerallerimizden Sayın Aytaç Yalman'ın kesin ölüm teşhisinin de koronavirüs olduğunu öğrenmiş oldum:


Bazı mekânlar tedbir amaçlı olarak kapatıldı. Okullar tatil edildi, kafeler kapatıldı, barlar kapatıldı, spor salonları kapatıldı, kıraathaneler kapatıldı. Camilerle ilgili olarak da duyurular yapıldı ve vakit namazlarının camilerde değil de evlerde kılınması önerildi.

Bazı Müslümanlar epey bir saçmaladılar. "Allah'ın verdiği canı Allah alır. Allah'ın izniyle hiçbir şey olmaz. Keşke camide ölsem." diyorlar. Bu durum sorumsuzluğun daniskasıdır. İddia ediyorum, camide biri koronavirüsten dolayı yığılıp kalsa, bunlar arkalarına bakmadan kaçarlar. Cenazeye bile gitmezler. Ne cenazesi, direkt kireç kuyusuna atarlar.

Video:


Müslümana, namaz kılan birine koronavirüs bulaşmazmış. Kutsal topraklarda (Suudi Arabistan'da) koronavirüs yokmuş, olamazmış. Aşağıdaki videodaki şahıs böyle diyor. Bu zihniyet, koronavirüsten çok daha tehlikeli ve çok daha zararlıdır.

Video:


Bir tane teyze de kendisiyle röportaj yapan gence "Koronavirüs camiye girmez. Camiler kapanmaz, kıyamet alâmeti olur. Bizi melekler koruyor. Abdest alan adamlarda virüs olmaz." diye saçmalıyor. Evet, bunun adı saçmalamaktır. Yani ne desem bilemedim. Bunlarla aynı memlekette yaşıyoruz. Röportajı yapan genç, umreden gelenlerin bazılarında koronavirüs saptandığını ve bununla ilgili olarak hacıların karantinaya alınacağını söylüyor ama teyze dinlemiyor.

Video:


Umre demişken... Umreden gelenler ciddi anlamda risk grubundadırlar. Çünkü dünyanın dört bir yanından Kâbe'ye giden Müslümanlar kalabalık bir ortamda ibadetlerini yerine getiriyorlar. Virüs için daha uygun bir ortam ayarlanamazdı sanırım. Dolayısıyla umreden gelenler için karantina kararı çıktı.

Öte yandan, hangi dine inanırsa inansın, inançlı insanların çok büyük bir şok yaşadıklarını görüyorum. Dinî inançlarıyla gerçeklerin arasında kaldılar.

Video:



Bu arada, salgın bir hastalıkla ilgili olarak alınan karantina kararına uymayanlar TCK'nın 195. maddesine göre suç işlemiş oluyorlar. Ben de bunu yeni öğrenmiş oldum:

"Madde 195: Bulaşıcı hastalıklardan birine yakalanmış veya bu hastalıklardan ölmüş kimsenin bulunduğu yerin karantina altına alınmasına dair yetkili makamlarca alınan tedbirlere uymayan kişi, iki aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır."


Umreden gelenlere sorsak; kul hakkından bahsederler, temizlik imandan gelir derler, ama birçoğunun (en azından haberlerde izlediklerimizin) bundan haberleri yok.

Devlet umreden dönen vatandaşları tedbir amacıyla öğrenci yurtlarına yerleştirdi. Bu yurtlara yerleşen hacılar koşulları beğenmediler. Ve yurtlardan "Ahır!" diye bahsettiler. O yurtlarda üniversiteli gençler yıllarca yaşıyor. Ve bu gençler en ufak bir şeye kızıp isyan ettiklerinde bu hacı hoca takımı tarafından "hain, vatan haini, anarşist" olarak nitelendiriliyor. Şimdi umarım o gençlerle empati kurabilmişlerdir diyeceğim ama ben bunların umutsuz vaka olduklarını düşünüyorum. Umarım ben yanılıyorumdur. Umrecilerden sonra salgında patlama oldu. Bu zihniyet koronavirüsten daha tehlikeli. Yeryüzünde bunlardan daha cahil, daha sorumsuz, daha küstah bir güruh yoktur. Sen ibadet edeceksin diye biz mecbur muyuz senin mikrobuna katlanmaya?

Öğrencilerin yıllarca kaldıkları yurtları ahır olarak nitelendiren hacılar:


Toplum sağlığını hiçe sayarak karantinadan kaçmaya çalışan hacılar:


Karantina demişken, başka ülkelerden geldikleri için insanları karantina alanına götürmek üzere yola çıkan otobüsü kolluk kuvvetleri yolda durduruyor. Sivil Havacılık Dairesi Müdürü Mustafa Sofi'nin kızı Güzide Sofi, otobüsten indiriliyor ve götürülüyor. Otobüsteki diğer yolcular da bu duruma itiraz ediyorlar doğal olarak. Tüm dünyayı kasıp kavuran ve yüzbinlerce insana bulaşıp binlercesini öldüren koronavirüs gibi korkunç bir durumda karantina olayında bile torpil koyan zihniyete ne desem bilemedim.

Video:


Geçenlerde bir sitede bir cümle okudum. İlginç bir bakış açısıydı, sizinle paylaşmak isterim. "Belki de doğanın virüsü bizlerdik, aşısı da korona oldu." diyordu.

Bu sözü destekleyen türden fotoğraflar gördüm sağda solda.

Mesela İtalya'da ülke çapında karantina ilan edilince Venedik'teki sular berraklaşmış. Öyle berraklaşmış ki sudaki minik balıklar bile net bir şekilde görülebiliyor ve kanallar artık kuğuların olmuş.




Bu durumu destekler nitelikte bir haber de ESA'dan (Avrupa Uzay Ajansı) geldi.

İnsanların evlere kapanmasıyla hava kirliliğinin azalması arasında doğrudan bir ilişki var.

ESA'dan aldığım aşağıdaki haritada, İtalya'daki hava kirliliğinin koronavirüsten önceki ve sonraki hali görülüyor:


Benzer bir şekilde bu haritada da Çin'deki hava kirliliğinin koronavirüsten önceki ve sonraki hali görülüyor:

Koronavirüs karantinası sonrasında Çin'de hava kirliliği azaldı.

Dünyayı bir canlı olarak kabul edersek, biz insanlar dünyanın başına bela olmuş virüsler gibiyiz. Koronavirüs belki de dünyanın bize karşı ürettiği bir aşıdır. Gerçekten ilginç bir görüş. Tuttum bunu.

Aslında benzer fikirleri ben de "EY MODERN İNSAN!" ve "ÇOCUK" adlı yazılarımda bir süre önce sizlerle paylaşmıştım.

Bu seferki paylaşımımın özetine gelirsek, yani koronavirüsün düşündürdükleri kısmına gelirsek özetle şunları ifade edebilirim:

İnsanlık tüm teknolojik gelişmelerine karşın doğa karşısında halen aciz durumdadır. Mikroskopla bile görülmeyen, sadece elektron mikroskoplarında görülebilen minicik bir virüs bile milyarlarca insana aynı anda kâbus yaşatabiliyor.

İnsanların dini inançları ne olursa olsun küresel çapta bir kriz anında çare sadece bilimden gelir. Hangi dine ait olursa olsun ibadethaneler küresel çapta krizler için bir çözüm merkezi değildir. Bu arada sekiz bakanlığın toplam ödeneği kadar ödeneğe sahip olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın koronavirüsle ilgili yaptığı tek çalışma, herkesin kendi tespihini ve kendi takkesini kullanması üzerine tavsiyelerden öteye geçmedi.

Bilim demişken, Refik Saydam'ı duymuşsunuzdur. Atatürk'ün silah arkadaşı idi. Koronavirüsle ne ilgisi olduğunu merak edeceksiniz. Bugün Uğur Dündar'ın köşe yazısını okuduğumda ben de yeni bir şey öğrenmiş oldum: TÜRKİYE KORONAVİRÜS AŞISINI ÜRETEBİLİRDİ

Ve Samsun'un yerel bir gazetesinde yazar olan Mehmet Yazıcı da Uğur Dündar ile aynı konuya değinmiş: KORONANIN ÖĞRETTİĞİ

Mehmet Yazıcı'nın bugünkü yazısından ilgili bölümü paylaşıyorum (yazının tamamını yukarıdaki linkten açıp okuyabilirsiniz):

"Dr. Refik Saydam çok önemli bir mikrobioyoloji uzmanıydı. Atatürk’ün silah arkadaşıydı… Balkan ve 1. Dünya Savaşlarında Türk ve Alman ordusunu kırıp geçiren TİFÜS hastalığının aşısını geliştirdi. Bunun üzerine tıp literatürüne girdi. Yüzbinlerce askerimizi ölümden kurtardı. Daha sonra Dr. Refik Saydam Sağlık Bakanı yapıldı. Ve ardından da Türkiye Cumhuriyeti'nin 4. Başbakanı oldu.

Türkiye’nin ilk doğum ve çocuk hastanelerini kurdu. Kendi adına kurulan Dr. Refik Saydam Hıfsısıhha Enstitüsü'nde veba, kolera, sıtma ve verem aşılarının seri üretimi yapıldı… Yerli ve milli aşılar hep orada üretildi.

Türk doktorları burada bilimsel çalışmalar yapardı. Dr. Refik Saydam, 1942 yılında yaşamını yitirdi. Ama yetiştirdiği öğrencileri onu aratmadı. Öğrencileri tarafından geliştirilmiş birçok virüs aşısı üretildi. Özellikle halk dilinde verem denilen tüberküloz aşısı sayesinde Türkiye’de veremin kökü kurutuldu.

İşte bu önemli kurum, Emsal kurum ve diğer kuruluşlar gibi, 26 Ağustos 2011 tarihinde kapatıldı."

Mehmet Yazıcı'nın yazısının tamamını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Düşünebiliyor musunuz? Mikrobiyoloji ve sağlık alanında çok önemli çalışmalar yapan ve geçmişte askerlerimizi salgından kurtaran bir kuruluş 2011 yılında kapatılmış. Kapatılmasaydı bugün koronavirüse karşı bir aşıyı belki de bizim bilim insanlarımız bulabilecekti.

Böyle kuruluşları kapatıp bol bol cami veya imam hatip okulu açmakla ne elde etmeye çalışıyorsunuz? Gerçi ne elde etmeye çalıştıklarını aklı başında olan herkes iyi biliyor. Gariban vatandaşın dinî duyguları siyasete ve ticarete alet edilecek ki bunun üzerinden siyaset yapılsın. Kendi çocukları kolejlerde ve başka ülkelerin en iyi okullarında eğitim görürken dinî duygularını sömürdükleri vatandaşlar imam hatip okullarında eğitim görsün. Gerçi yukarıda paylaştığım videoların bazılarında o gariban vatandaşın halini de gösterdim.

Bu arada koronavirüs dünyadaki tüm dengeleri değiştirecek gibi görünüyor. Mesela insanların dini inançlara bakış açılarında değişmeler oldu. Kendi çevremden biliyorum. Müslüman olmalarına karşın umreye gidenlere öfkelenenler var. Bir başka durum da AB (Avrupa Birliği) ciddi bir sıkıntıya girdi. Avrupa ülkelerinin arasında sınır, vize vesaire yoktu. Avrupa bir bütündü. Ama hastalık en çok İtalya'da etkili oldu. İtalya diğer Avrupa ülkelerinden yardım talep etti ama diğer ülkeler oralı bile olmadılar. İtalya'nın yardımına Çin koştu. Çin hastalıkla boğuşmuyor mu diye merak edeceksiniz, Çin'de kısa zaman sonra her şey normale dönecek. Hastalık düşüşe geçti. Tek nedeni, Çin'in aldığı çok sıkı ve sert tedbirler. Mesela salgının ilk zamanlarında Çinli kolluk kuvvetleri insanları evlerine sokmak için zor kullandılar. Hatta bazılarını vurdular. Bununla ilgili videoları izleyen yurdum insanı "Kendi halkına bunu yapan başkalarına ne yapmaz?" diye tepki verdi. Çin doğru olanı yaptı. Olağanüstü durumlarda olağanüstü tedbirler alınır çünkü. Peki, İtalya'da ne oldu? Hastalık İtalya'da en zengin bölgesi olan kuzeyi, Lombardiya bölgesini vurdu ilk önce. Demokrasi hesabına, sert tedbirler alınmadı ve karantina kararı çıkar çıkmaz hastalık taşıyıcısı insanlar İtalya'nın her tarafına kaçışarak hastalığı yaydılar. Özetle, bu durum insanların demokrasiye dair fikirlerini bile değiştirebilir.

Şimdilik paylaşacaklarım bu kadar. Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim.